top of page

Kâh Çıkarım Gökyüzüne






Sokağa saptım. Baktım sağımda bir seramik atölyesi vardı. İçerisi görünmüyordu. Birden burnumu cama dayayıp içeriyi gözetlemek istedim ama kimse gözetlenmeyi sevmezdi.

Yapmadım. Kocaman, kırmızı boyalı, kapısı çok davetkâr ama kapalıydı. İçeri girsem sağda solda çanaklar, çömlekler, küçük biblolar dolu. Birine çarpar kırarım sonra. Hem içerisi tozludur üstüm başım kirlenir. Aldırmadım, girdim içeri. Tertemizdi. Dört duvar arası bir yer işte. “Merhaba,” diye seslendim. Cevap veren olmadı. Gaipten ses gelecek değil ya!

Seramikçi Kadın'ın haftada bir gün hazırladığı çamurlar masanın üstünde duruyordu. Kil, feldspat, kaolin, Kuartz ne varsa doldurmuş tankın içine. Arkasından iki büyük bidon da su.

Karıştır, karıştır, karıştır. Neyse ki karıştırıcılar otomatik artık. Asıl iş karıştırıcıdan sonra.

Yoğur, yoğur, yoğur. Bu işin hep erkek işi olduğunu düşünürdü ama o tornanın başına geçmeye görsün. Dön, dön, dön. En güzel eserini yaptığında kendini bir semazenin kollarında yavaş yavaş yükselirken bulacaktı. Biliyordum. Olmadı bir girdabın içinde.

12 gündür girdim bu girdabın içine. Yazdım, sildim, okudum, yazdım, sildim. Bileydim gelmeyeceğini hiç girmezdim. Çıktım. Güneşli bir gün. Derin bir nefes aldım. Ihlamur kokusu ciğerlerime kaçtı. Yandaki bakkala girdim.

“Günaydın. Seramikçi Kadın ne zaman döner?”

“İçerdedir o hiç çıkmaz dışarı."

Bakmasam içeri, sormam herhalde. Bilmeden konuşur bu bakkal milleti. Oradan çıkıp yandaki tekel bayine girdim. En az iki kişiye sormalı. Yoksa saatlerce bekler durur insan.

“Günaydın. Seramikçi Kadın ne zaman döner?”

“Bugün gelmez o bacım. Dün gece geç saatlere kadar çalıştı.”

Hah! Buyrun bakalım. Kim ne derse desin ben şuracıkta bekleyeceğim. Seramik atölyesinin yanındaki evin bahçe duvarına iliştim.

Öğlene doğru tornanın başına oturacak. Küçük bir karpuz büyüklüğündeki çamur parçasını alıp koyacak tornanın tam ortasına. Yoksa kaçar gider çamur maazallah. Ayağıyla çarkı çevirirken tablanın tam ortasındaki çamura, biraz su biraz şekil verecek. Tam o sırada ben gireceğim içeri.

“Sonunda geldiniz çok sevindim, size soracak çok sorum var,” diyeceğim.

“Sabah beri atölyedeyim hiç çıkmadım ki,” diyecek.

“Ama nasıl olur? Sabah geldim kimseyi göremedim."

“Biliyorum. Hoş geldiniz, dedim, duymadınız.”

“Şu küçükcük atölyede mi?” diyeceğim.

“Yukarıdan seslendim belki ondandır duymayışınız. Dönüyordum."

Dönmeyi çocukluğumdan beri hiç sevmem. Midem bulanır kusacak olurum.

Dönme dolap, uçan salıncak, kamikaze (Hani şu 360° dönen kayık) başı döner insanın binince. Bir de alkolü fazla kaçırdın mı! Dünya gerçekten döner işte o zaman.

Akşam olmuş, hava kararmış. Bir bulantıyla sıçradım yerimden. Bir an önce midemin bulantısına bir çare bulmalıyım. Yürüdüm. Baktım karşımda Seramikçi Kadın. Yanından usulca geçtim gittim.

27. 04. 2024

Aysın BAŞYAZICIOĞLU


*Yusuf Atılgan’ın ‘Saatlerin Tıkırtısı’ hikâyesinden esinle bir devam hikâyesi olarak tasarlanmıştır.

Comments


bottom of page