top of page

Ha Gayret!




“Ha gayret!” dedi kendi kendine. Yükünü arkasına aldı. Ağır ağır yürüdü yokuşa doğru.

“Elli bilemedin yüz adım sonra varacaksın tepenin başına.”

Omuzlarının üstünden tutup ardında sürüklediği kâğıt toplama arabası elinden kaçacak diye endişelendi. Yokuşu tırmanan kamyon yaklaşınca büyük bir gürültüyle kornaya bastı.

“Tüh!” dedi Gülfidan “Çocuğu uyandıracak,”.

Kâğıtların üstüne kurduğu salıncağa benzer çuldan bebeğin ağlaması duyuldu. Arabayı tuttuğu ellerini hiç gevşetmeden “Korkma yavrum,” dedi “korkma kuzum. Şu yokuşu bir çıkayım alacam seni kucağıma. Piiş piiş piiş…”.

Öğle güneşi ortalığı yakıyor, bebek durmadan ağlıyordu. Bebeği pişpişleyecek nefesi de kalmadı. Gülfidan alnından gözlerine, boynuna akan teri kafasını yana eğip koluna sildi.

Pek silemedi ya, olsun.

“Ha gayret!” dedi “Kırk adım daha atabilsem düze çıkarım.”

Piknik sepeti ve termosla yanından geçen iki kadından biri öfkeyle bağırdı: “Baksana kızım şuna! Çatlatacak mısın bebeği?”

Öteki, kolunu tuttu arkadaşının; Gülfidan'ın duymasını önemsemeden: “Aman bırak, bunlar it eniği gibi sürüyerek büyütürler. Hiçbir şey olmaz bunlarınkine. Bizim gözünün içine baktıklarımıza olur ne olursa,” dedi. Gülüşerek indiler yokuştan aşağıya.

Gülfidan böyle sözler duymaya o kadar alışıktı ki içinden bile sövmedi kadınlara.

“Üüç, ikii, biir, ohh!”

Arabayı kaldırıma çıkardı son bir gayretle, trafik ışığının direğine dayadı. O sırada kırmızı ışık yandı. Işıklarda duran araçlara su satan kavruk çocuğun sesi, hâlâ ağlayan bebeğin sesine karıştı.

“Su ister misin abi?”

“Abla su vereyim mi?”

Bebeğini kâğıtların arasındaki çuldan çıkardı, bağrına bastı. Kolları acıyla seğiriyordu.

Bir gölgelik aradı bebeğini emzirmek için. Köşedeki bakkalın tentesine yanaştı. Yere oturdu.

Eteğinin ucuyla salya sümüğe bulanmış yavrusunun yüzünü sildi. Kuru memesini bebeğine verdi. Ağlama, önce homurdanmaya döndü; sonra kesildi.

Kaldırımda genç bir kadın bebek arabası sürerek gidiyordu. Gülfidan’ı görmedi bile. Bebek arabasına kurulmuş akça pakça bir oğlan, boğum boğum elleriyle biberonundan süt içiyordu.

Gülfidan kendi kucağındakinin güneşten kararmış tenine, çerden çöpten kollarına baktı.

“Süt almak lazım,” dedi içinden.

“Ben ne bulup yiyorum ki süt olsun? Akşama kadar taşıdığım şu yükten gelecek iki kuruşu da benden önce gidip alıyor kocam olacak herif.

Bizimkilerden biraz para istesem… Onu da alır elimden. Saklarım. Bulur, bulunca da daha çok döver. Hem ne umuyon bacından bacın da ölüyor acından. İstedin diye hemen verecekler mi sanki? Babam kaçtım diye yüzüme bakmıyor daha.”

Susuzluktan yutkunamadığını anlayınca dükkânın içine doğru döndü. Bakkalın yapış yapış bakan gözleriyle karşılaştı. Başındaki yemenisini çıkarıp omzundan bebeğinin üstüne doğru örttü. Karman çorman kınalı saçları ortaya döküldü.

Bakkal, “Güzel kadın ha…” diye düşündü. “Şöyle elini yüzünü bir temizlesen,

giydirip kuşatsan şu mahallenin karılarına taş çıkarır.”

“Abi…” dedi Gülfidan. “Ölmüşlerinin canı için bi su versen!”

“Defol, git!” dedi bakkal. “Dükkânın önünü kapatma. Arlı mısın, arsız mısın; belli değil.”

Yeleğinin ceplerini yokladı, iki lira buldu.

“İki lira vereyim,” dedi.

Yaşlı bir adam buruş buruş yüzünü iyice ekşiterek girdi bakkala. Elini ceketinin göğsünde gezdirdi. İç cebine koyup büyük bir çatal iğneyle güvenceye aldığı parasını yokladı.

Hırıl hırıl konuştu: “Yüz verme bunlara. Bakma böyle dilendiklerine. Senden, benden zengindir bunlar.”

“Abi… Su…” dedi Gülfidan.

“Yürü, Allah versin,” diye tersledi bakkal.

Işıklarda su satan kavruk çocuk usulca bıraktı Gülfidan’ın yanına suyu.

İki lirayı uzattı. Almadı.

Bir damla tuzlu su düştü uyuklayan bebeğin alnına.

“Sağ ol ablam,” dedi kavruk çocuğa. Suyu bir dikişte içti, bitirdi.

Bebeğini arabanın içindeki çula yatırdı.

“Şu karşıdaki yokuşu da çıktım mı az daha eksilir yolum.”

“Ha gayret!” dedi kendi kendine. Yükünü arkasına aldı. Ağır ağır yürüdü yokuşa doğru.


Elif DİRİCAN

Comments


bottom of page